GÜLE DÖNÜŞECEK HERŞEY ……

GÜLE DÖNÜŞECEK HERŞEY ……

Şu sarı sıcak sonbaharda ölümü ve hayatı düşünmek için ne çok nedenimiz oldu.Bir yangın işini kendine doğru çeken bulutlar gibi,

ölümü çağrıştıran bütün haberler, bizim dumanlı kafamızın üstünde toplanıyor.

 

Bir haber İstanbuldan dan ,Yaşar Kemal hastaymış ,durumu ağırmış……

Bir haber Ankara dan Hayati kanser, vücudunda iki tümör varmış….

 

Ve sesi nereden geliyor, tam olarak anlaşılmıyor, fakat hayatının mailidir konuşan….“bir arkadaşım yılların açılarından bir dağ yaptım kendime ve oraya çekildim diyordu.Bende biraz öyle yapmışım.Ya o dağda öleceğim ,yada umut baharı eritecek bütün acıları.Güle dönüşecek her şey .Her acı güle dönüşsün…Rengarenk açsın…..“`

Zamanın uzak mı uzak köşelerinden, şişli hatıralar bulvarından yankılanır gibi gelen belli belirsiz bir ses.İnsan, hayatında pek çok defa ‘hoşçakal’ diyebilir; ama ‘elveda’nın özelliği yalnız bir kere söylenmesidir.Ömrümüz, binlerce hoşçakal ile bir tek elveda arasında geçirdiğimiz süre. Yani yaşımız. Yani zaman içindeki yerimiz.

Oysa hayat öyle midir?

 

İnsanın hayatı, tarih içindeki yeridir, zaman içindeki koordinatları değil.Tarih dediğimizde artık herhangi bir zamandan söz etmiyoruz; süreçleşmiş, organikleşmiş zamandan söz ediyoruz.Tarih içindeki konumumuz hayatımızı, zaman içindeki yerimiz ise ömrümüzü ölçüyor.Ömür sonlu, hayat sonsuz.Bu yüzden insanın ne kadar yaşadığı değil, nasıl yaşadığı önemli.

 

İşte ölümün raporu.

 

Hasret gültekin 34 yıl yaşadı topu topu……

 

Azın Bezirci 63 yıl yaşadı topu topu….

 

Nazım Hikmet 59 yıl yaşadı topu topu …..

 

Asaflar, Behçetler, Sivas’ta yakılan diğerleri, ömürlerinin baharında, daha hoşçakallarını bitiremeden, bir çığlık gibi söylediler elvedalarını.Fakat tümü de çok anlamlı hayatlar bıraktılar geride.Ömürlerine hayıflansalar da hayatlarını, tarih içindeki konumlarını, yani toplumsal değerlerini kim görmezliktengelebilir.Biliyoruz ki, ayrılığın aşka dahil olması gibi, ölüm de hayata dahil.

 

Gene de ölümden söz etmekten bir parça kaçınıyor insan. Hayata dahil ediyor da, sevdiklerine yakıştıramıyor insan ölümü.Acaba insanın yakında öleceğini bile bile gün sayarcasına yaşaması nasıl bir duygu, hiç düşündünüz mü?…Kimi insan için bunun gibi sorular çok acımasız olabilir. Hatta kimi insan, ölüm üstüne bu denli somut ve açık bir tartışmayı kesinlikle onaylamak istemez.

 

Sözgelimi Yaşar Kemal Ölümle kaç defa hem de burun buruna geldi.Hiç kimsenin sesinin yükseltemediği dönemlerde yazmayı kendisine ilke ediniderek kaç kez cezaevinde hücresinin soğuk duvarına bedeninin yaşlıyarak uyudu..kaç gece ..

 

Örneğin Hayatı canın siz dilediğiniz kadar ölümün imgesinden bile korumaya çalışın. Oysa O, bırakın imgeyi, çok somut bir gerçeklik olarak dövüşüyor ölümle.Ölüme karşı mücadele, her durumda varlık/yokluk savaşımıdır. Birey için de olabilir, kültür için de, onur için de, doğa için de olabilir.Ancak ölümle gerçekten savaşabilmenin gücüdür ki, insanda direnmenin kaynaklarını zenginleştiriyor, direncin sınırlarını genişletiyor, adına irade dediğimiz o müthiş kuvveti çoğaltıyor.Ben, bu kuvveti Hayatı canın 33 kurşundan beter bir acıyla vücudunda taşıdığı tümöre rağmen büyüttüğü yaşama iradesinden de biliyorum.

 

Hayatının öyküsü, salt bir yaşama arzusunun belirlediği bir direnç değildir.Hayatıının öyküsü, öncelikle zor olanı tercih etmekle ilgili. Üretken yaşamayı, anlamlı yaşamayı felsefi ve estetik düzeyde gerçekleştirebilmekle ilgili. Hayatı nın beden yaşamak için elverişsizleştiği ölçüde, bilinç ve irade yaşam alanına dönüşür.Her geçen gün elverişsizleşen beden ve her geçen gün büyüyen irade, berraklaşan bilinç… Kafasıyla yaşayan canın hayatın denklemi budur.Gelin, bu gözlerden uzak, kendi sularının derinliğinde yaşanan bu büyük hayat mücadelesine biraz yakından bakalım.

 

Bütün sokaklara karanlık çökmüş.İnsanlar umursamaz Bir insan hakları savunucusu erkek , biraz önce yanında yankesiciler tarafından bıçaklanıp yardım için bağırmaya başlar…caddelerdeki kuru kalabalığın anlamsız duyarsız baksıları içinde … Adam, işte o anda kararını verir.O dayanılmaz ağrıya, o derin sancıya, o geçmek bilmeyen zamana, o karanlık odaya, içindeki bıçak yarasına, yanıbaşındaki ipe, karşısındaki cellada, oracıkta çekilmez ne varsa tümüne adeta tükürür ve “yaşamak, benim zaferim olacak” der.Böyle olduğu içindir ki, çok kimse bilmez hayatının yaşamla kurduğu olağanüstü ilişkiyi. Kendine özgü bir yaşama tekniği ve estetiği olduğunu.Bunları bir hayatı canın kendisi bilir, bir de ailesi ve arkadaşları…..Hastanede o dayanılmaz ağrılarla çarpışırken, bir annenin gönderdiği küçük bir defne dalını göğsüne bastırarak sancılarını dindirdiğini söylüyor hayatı O defne dalı, hayatın ‘burada kal, bizimle kal’ davetidir. Bahar çağrısıdır.Şimdi Yaşar Kemal in ve Hayatı Canın mücadelesi, Enver Gökçe’nin sözüyle, “büyük tahammül”ün mücadelesidir.

 

Kış biter.

Acı biter.

 

Geriye büyük tahammülün zaferi kalır.Hititlere saz, Friglere flüt, Romalılara lir olan şu kadim yaşlı Anadolu toprakları, elbet onurlu demokrak aydınlarına yazarlarının ve insan hakları savunucularına yaşamına iri taç yapraklarıyla gülümsemeyi bilecektir.

 

Ve Hayatı Can, boşuna “yaşamak, benim zaferim olacak” demedi.Buğdaydan ekmek, üzümden şarap, kömürden ateş, öpücükten insan yapan doğanın özü, milyonlarca ‘mucize’nin yatağı olduğunu yüzlerce Yaşar Kemal ve yüzlerce hayaticanın evrensel kişiliğinde doğasında defalarca gösterdi.Kapitalizmin üstümüze artık bir kitle imha silahı gibi sürdüğü şu kanser illetine karşı başarıyla sürdürdükleri direnişi, bu yüzden, yalnız fiziki değil, aynı zamanda ideolojik bir direniştir.

 

Yaşar Kemal evininde hasta yatağından daha güzel romanları için boğazın derin maviliklerine bakarken bir yandan Hayati , bu ‘kapitalist tümör’e karşı yaşama iradelerini büyüttüğü ölçüde, daha annesinin rahminden düşer düşmez hayata gözlerini yuman, daha bir ömür sahibi olamadan ölen bebelerimizin yaşama hakkını da savunmuş oluyorlar.

Yalnız bu kadar mı?

 

Onlar, sadece ayrı kuşağın insanları değildir; aynı toprağın, en önemlisi aynı tarihin de insanlarıdır.Şimdi misyonları da alfabeleri gibi ortaklaşmıştır birbirlerini ancak uzaktan uzağa biliyor olsalar da.Öyleyse bu yazı, ölüm üstüne değil, yasama üstüne bir yazı olarak okunacaktır.Ve çok uzaklardan gelen Hayatı canın duygu yüklü o mektubundaki tok sesinin yankısı da, demek ki, hayat üstüne duyulacaktır.Değil mi ki, “….Ya o dağda öleceğim ,yada umut baharı eritecek bütün acıları.Güle dönüşecek her şey .Her acı güle dönüşsün…Rengarenk açsın…..““

 

Yaşar Kemal ve hayatı Cana acil şifalar diliyoruz.

 

Özgur Fuat Dogansoy

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir